Sınırlar Değil, İnsan Hakları Meselemiz!

BMMYK verilerine göre, dünyada her dakika sekiz insan, savaş,terör ve zulümden kaçıyor.

2016 yılında yayınlanmış, Küresel Barış İndeksi[1]raporuna göre, çatışmanın olmadığı, çatışmadan tümüyle uzak yaşayan dünyada sadece 10 ülkeden bahsetmek mümkün. Rapora göre, uluslarası şiddet ve barış kriterleri esas alındığında İzlanda en barışçıl, Suriye ise en güvensiz ülke olarak kabul ediliyor.

Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’nün raporuna göre, 2015 yılında dünyada yaklaşık 167.00 kişi savaş ve çatışma nedeniyle yaşamını kaybetti[2]. 2013 yılında 33 milyon, 2014 yılında 43 milyon, 2015 yılında da 46 milyon kişi[3]savaş ve çatışmalar nedeniyle yerinden edildi ya da mülteci olarak başka ülkelere sığınmak durumunda kaldı.

2011 yılından itibaren, beş milyondan fazla kişi, hayatta kalmak için, Suriye’yi terk etmek durumunda kaldı. Suriye’den ayrılmak zorunda kalan kişilerin çoğunluğu, Lübnan, Ürdün, Türkiye, Irak gibi komşu ülkelere sığındı. Bu yakın tarihin en büyük mülteci göçlerinden birisi olarak kabul edilmekte ve mültecilerin maalesef yarısından fazlasını kadınlar ve çocuklar oluşturmaktadır.

BMMYK verilerine göre[4]; Türkiye 3 milyonu aşkın uluslarası koruma ihtiyacı içinde  bulunan kişiye ev sahipliği yapıyor. Yerinden edilme sürecinde evlerini, ülkelerini, sevdiklerini terk etmek ve çeşitli tehlikeleri göze alarak Türkiye’ye sığınmak durumunda kalan milyonlarca insan, burada “tutunmaya” yeniden bir hayat kurmaya çalışıyor.  2011 yılından itibaren Türkiye’de gerçekleştirilen gerek hukuki düzenlemeler, gerekse Suriyeli mültecilere yönelik olarak oluşturulan koruma programları, önemli birer adım ve gelişme olsa da, var olan ihtiyaçların karşısında maalesef yetersiz kalıyor.

Sonuç itibariyle, savaş ve çatışmalar nedeniyle yerinden edilmiş, hayatta kalmak adına başka ülkelere sığınmak durumunda kalmış kişiler uluslarası koruma sistemi ve insan hakları uygulamalarının yetersizliği nedeniyle, sistemi tekrardan sorgulamamıza neden oluyor.

Uluslararası Mevzuat ve Sözleşmeler:

1951 “Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair” Cenevre Sözleşmesi,uluslararası mülteci hukukunun ilk ve temel sözleşmesidir. Sözleşme,  mülteci tanımını; “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen kişi”[5] olarak yapmaktadır. Sözleşme mülteci tanımını, mültecilerin hakları ve sorumluklarını belirleyen temel hukuki belgedir.

Sürecin devamında oluşturulan ,Mültecilerin Hukuki Statüsüne Dair 1967 Protokolü, Cenevre Sözleşmesi’nin tarih sınırlamasını protokole taraf ülkeler için kaldırılmıştır. Uluslararası mülteci hukuku ve uluslararası koruma mekanizmalarının nihai hedefi kişilerin ayrılmak durumunda kaldıkları ülkelerine güvenli ve onurlu şekilde geri dönüşlerini sağlamak, eğer bu mümkün değilse, sığınılan ülkede (ya da yeniden yerleştirmeyle gidilen, üçüncü bir güvenli ülkede) haklarına erişim sağlanarak, onurlu bir şekilde yaşamalarına olanak sağlamaktır. Gidilen ülkeyle entegrasyonun sağlanması, ev sahibi yerel toplulukla karşılıklı olarak uyum ortamı oluşturarak, bir arada yaşamın gerekliliklerinin oluşturulması da nihai hedeflerden biridir.

Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Temel Sözleşmenin yanı sıra,  İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB) 14. maddesine göre, “Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.”[6] iHEB, sığınma hakkını bir insan hakkı olarak güvence altına alan, uluslararası ilk önemli belgedir.

İlgili diğer bazı uluslarası sözleşmeler ise; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Göçmen İşçinin Hukuki Statüsü Hakkında Avrupa Sözleşmesi, Afrika Birliği Örgütü Mülteci Hakları Sözleşmesi ve Tüm Göçmen İşçilerin ve Aile Fertlerinin Haklarının Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesidir.

Dünyada ki, mülteci ve sığınmacıların yarısından fazlasının kadın ve çocuklardan oluşuyor olması, kadın ve çocuklara yönelik olarak spesifik insan hakları sözleşme ve uygulamalarının oluşturulması yönünde ihtiyaç yaratmıştır. Yerinden edilme durumunda kadın, LGBTİ sığınmacı ve mültecilerin karşılaştıkları sorunların başında cinsel temelli şiddet ve ayrımcılık gelmektedir. Bu doğrultuda oluşturulan ve Türkiye’nin de taraf olduğu BM Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) ve İstanbul Sözleşmesi olarak anılan Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi bu alanda gerçekleştirilen tüm çalışmalar ve koruma programlarının toplumsal cinsiyet perspektifiyle oluşturulması ve sözleşme gereklilikleri doğrultusunda politika ve uygulamaların geliştirilmesini tavsiye etmektedir.

Çocuk hakları açısından baktığımızda,  mülteci çocukların hakları, BM Çocuk Haklarına Dair Sözleşme ile düzenlenmiştir.  Sözleşme, yeni bir tanım yapmamış, 1951 tarihli Sözleşme ile ona ek 1967 tarihli Protokol’ün mülteci tanımını esas almıştır. Bu doğrultuda; “kendi ülkesinde zulme uğramaktan haklı korkusu olan çocuk mültecidir; mülteci sıfatını kazanan çocuk hiçbir biçimde ülkesine iade edilemez ve sosyal refah ve yasal haklar konusunda çocuklarla büyükler arasında ayrım yapılamaz”[7] tanımı yapmış ve detaylar madde 22 de belirtilmiştir.

Ulusal Mevzuat: 

Türkiye 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni imzalamış olmasına karşın “coğrafi sınırlama” getirmiştir. Avrupa sınırları dışından gelen sığınmacıları, mülteci olarak kabul etmeyeceğini belirtmiştir. Benzer şekilde 1967 Protokolüne de taraf olmuş ancak,  coğrafi sınırlamayı muhafaza etmiştir. Bu durum, uluslararası koruma işleyişinin tamamını şekillendiren ve Türkiye’nin mevzuat ve uygulamadan kaynaklı sorun yaşamasına ve  insanlara hak temelli kalıcı çözümler üretememesine neden olmaktadır. Diğer yandan Avrupa dışından gelen sığınmacıların, mülteci olmaktan dolayı elde ettiği haklarının tamamına ulaşamamasına ve Türkiye’de bütüncül hak temelli bir göçmen politikası oluşturulamamasına neden olmaktır.

Özellikle Suriyelilere yönelik olarak kullanılan “misafir” “kardeş” gibi kelimeler, hak temelli bir anlayıştan yoksun, eşitsiz ve dönem dönem gerginliği arttıran bir unsur oluşturmaktadır. Suriyeli Mültecilerin Perspektifinden Türkiye’de Yaşam araştırmasında Mahmoud’un da ifade ettiği şekliyle “Misafir, misafirlik – sevgi gösterisi gibi gözüken bir sözcük sadece bu. Bu senin bana söyleyebileceğin bir şey. Ancak hak anlamında karşılığı yok.”[8]Belirsizlik ve “geçicilik” hissiyatını artıran bu tür ifadeler, konuyu hak bağlamından uzaklaştırdığı için Suriyeliler için ayrıca güvensizlik yaratmakta. Yerel halk tarafından da tepkiyle karşılanıp, bir arada yaşama sürecini zorlaştırmaktadır.

Yabancılar ve Uluslararası  Koruma Kanunu:

Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (YUKK)11 Nisan 2013 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanmış, esasa ilişkin hükümleri 11 Nisan 2014 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. Türkiye’de iltica ve uluslarası koruma konusu YUKK ile düzenlenmektedir.

Kanunda uluslararası koruma; “mülteci”, “şartlı mülteci” veya “ikincil koruma” statüsünü ifade etmektedir.Yasa ile bu alanda çalışma yapması için, ilk kez “sivil” bir kurum olarak Göç İdaresi Genel Müdürlüğü (GİGM) kurulmuştur. Uygulamanın devr alınması, ilgili yönetmelik ve yasada yer alan itiraz komisyonlarının geç kurulmasına karşın, böyle bir birimin kurulması olumlu bir gelişmedir.

YUKK  91. Maddesi uyarınca Geçici Koruma Yönetmeliği yayımlanmıştır. Geçici Koruma Yönetmeliğinin Geçici 1. Maddesine göre bu yönetmelik Suriye vatandaşlarının yanı sıra Suriye’den gelen vatansız kişileri ve mültecileri kapsamaktadır.

Geçici Koruma Yönetmeliği; [9] Geçici Korumadan yararlanan kişilerin sağlık ve eğitim hizmetleri ne erişim, sosyal yardımlar ve çalışma hakkı dahil olmak üzere temel hak ve  hizmetlere erişimi, düzenlenmektedir.Yönetmelik Suriyelilerin temel haklarına ve hizmetlere erişimi konusunda önemli bir adım olmasına karşın, pratikte birçok şehirde, işlemediğini ve özellikle eğitim ve çalışma hakkı alanında ciddi sıkıntılar yaşandığını görüyoruz. Diğer taraftan yönetmeliğin Bakanlar Kurulu kararıyla fesih edilebiliyor olması da, ayrıca bir güvensizlik oluşmasına neden oluyor.

Yayınlanmış Eğitim genelgesi ve beraberinde getirilen kolaylaştırıcı uygulamalara karşın,çocukların eğitime erişim ihtiyaçları karşılanmaktan uzaktır, Taner Kılıç’ın da belirttiği gibi;  “Eğitim çağındaki çocukların en fazla 1/3 oranında okullara kaydı yaptırılabilmiş, kayıt yaptıranların okullara devam oranı ise kayıt sayısının çok altında kalmıştır.”[10] Okullarda öğretmen ve öğrencilere yönelik bir destek mekanizmasının  oluşturulamaması, dil bariyeri ve mülteci çocuklara yönelik olarak gerçekleştirilen ayrımcılık, eğitim kalitesini ve okula devamlılığı olumsuz olarak etkilemektedir.

Çalışma hakkı ve istihdama erişim noktasında, prosedürlerin yeterince bilinmemesi, şehirlere göre farklılık gösterebilmesi ve bürokratik nedenlerden dolayı çalışma izni alan Suriyeli oranı 4000 civarında ve son derece düşüktür.Taner Kılıç’ın ifadesiyle; “Suriyelilerin ancak % 10 kapasitesi için kamplar yapılmış sonradan kamp yapımı durdurularak insanların istedikleri şehirlere herhangi bir planlama ve yönlendirme yapılmaksızın rast gele dağılmalarına seyirci kalınmıştır. Bu şehirlerde de bu kişilere kamu tarafından –sağlık alanı haricinde- otomatik işleyen bir yardım mekanizması kurulmamış, insanlar şehirlerdeki insani yardım dernekleri, hayırsever vatandaşlar ve komşuların iyi niyetine, bir başka değişle insafına terk edilmişlerdir. Bundan dolayı insanlar çoğunlukla kendilerinin bulduğu kayıt dışı, emek sömürüsüne dayalı iş piyasasında çalışarak geçimlerini temin etmeye çalışmışlardır.”[11]

2011 yılından itibaren gelinen nokta göstermektedir ki, hak temelli, insan onuruna yaraşır, bütüncül bir göçmen politikası oluşturulmadıkça, barışçıl , farklılıklarımıza saygı duyarak uyumlu bir şekilde, bir arada yaşama imkanı bulmamız çok zor olacaktır. Geçici çözümler yerine, kalıcı ve kapsayıcı çözümlerin üretilmesi, destek ve denetleme mekanizmaları oluşturması ve toplumun tüm farklı aktörlerinin (kamu kurumları, STK’lar, üniversiteler, özel sektör vs.)ve sürecin özneleri olan mültecilerin çözüme dahil edilerek, programların oluşturulması gerekmektedir.

[1]Global Peace Index 2016;
http://visionofhumanity.org/app/uploads/2017/02/GPI-2016-Report_2.pdf

[2] Armed Conflict Survey 2016, IISS, Londra
http://www.iiss.org/en/publications/acs/by%20year/armed-conflict-survey-2016-14e7

[3] Armed Conflict Survey 2016, IISS, Londra
http://www.iiss.org/en/publications/acs/by%20year/armed-conflict-survey-2016-14e7

[4] http://data.unhcr.org/syrianrefugees/regional.php

[5] Mültecilerin Hukuki Durumuna Dair Sözleşme;
http://www.goc.gov.tr/icerik3/multecilerin-hukuki-durumuna-iliskin-sozlesme_340_341_641

[6] İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB) 
http://humanrightscenter.bilgi.edu.tr/media/uploads/2015/08/01/EvrenselBeyanname.pdf

[7] Çocuk Haklarına Dair Sözleşme
http://www.unicefturk.org/public/uploads/files/UNICEF_CocukHaklarinaDairSozlesme.pdf

[8] Suriyeli Mültecilerin Perspektifinden Türkiye’de Yaşam Araştırması, Mülteci Der, Nisan 2016
http://www.multeci.org.tr/wp-content/uploads/2016/10/SURIYELI-MULTECILERIN-PERSPEKTIFINDEN-TURKIYE-DE-YASAM.pdf

[9] Geçici Koruma Yönetmeliği;
http://www.resmigazete.gov.tr/eskiler/2014/10/20141022-15-1.pdf.

[10] Av. Taner Kılıç; Türkiye’de Mülteci Hukuku uygulamaları, Geri Kabul süreci örneğinde mültecilerin adalete erişimlerinde yaşanan sorunlar, Vatandaşlık meselesiBirikim Dergisi 2016 Ağustos-Eylül, 328-329. sayısı,İstanbul

[11] Av. Taner Kılıç; Türkiye’de Mülteci Hukuku uygulamaları, Geri Kabul süreci örneğinde mültecilerin adalete erişimlerinde yaşanan sorunlar, Vatandaşlık meselesi Birikim Dergisi 2016 Ağustos-Eylül, 328-329. sayısı,İstanbul